Bugün Koza Genç Tasarımcılar adıyla bildiğimiz ve her yıl sektöre yeni, dinamik ve genç isimleri kazandıran yarışma bundan 27 yıl önce Türkiye Stilistler Yarışması olarak başlamıştı. Artık sadece bir moda tasarımcısı olmanın ötesinde bir vizyoner olarak da adını söylediğimiz Bahar Korçan ise 1992 yılında ilk galibi olmuştu. Geçtiğimiz 18 Mart’ta düzenlenen yarışmanın kazananı ise “Soft Universe” başlıklı koleksiyonuyla henüz 24 yaşında olan Ankaralı Mehmet Demir oldu. Fashion System olarak, final defilesinin ardından iki moda tasarımcısını Bahar Korçan’ın atölyesinde bir araya getirdik. Geçen 27 yılda endüstrideki değişimi, farklı jenerasyonların bakış açılarını ve bir marka yaratmayı konuştuk.

Bahar Korçan: 1992 yılında moda ve tasarım kelimelerinin anlamı tam olarak bilinmiyor. Tabi biliniyor da, kavramlar karıştırılıyor. Modacı, stilist, modelist gibi sıfatlar havada uçuşuyordu. Moda tasarımcısı tanımı kullanılmıyordu. Moda basını da çok azdı. Moda fotoğrafçılarının ya da stylist’lerin sayısı da bir elin beş parmağını geçmezdi. Bakir bir dönemdi. Yine de 27 yıl çok kısa bir süre aslında.

Mehmet Demir: Evet, kesinlikle katılıyorum.

Bahar Korçan: Yurt dışına bakacak olursak, mesela Fransa’da 1700’lü yıllarda başlayan bir sektör var. Ama Türkiye’de 1990’larda başladık moda hakkında konuşmaya. O zaman yarışmaya Koza da denmiyordu. Adı Türkiye Stilistler Yarışması’ydı. O dönem Seda Lafçı vardı. ITKİB’in, fuarların ve yarışmanın başında da o vardı. Ödül hazırlanmamıştı bile. Bana yıllar sonra verilmişti. Dernek kurulduktan sonra ödülümü aldım. Hatta bu yüzden, ödül kazandım deyince sanki yalan söylemiş gibi oluyordum. (Gülüşmeler.) Şu anda hem para ödülü var, hem de eğitim veriliyor kazanan isme. Biz de, dereceye giren ilk beş isim olarak Düseldorf’da o zamanlar yapılan IGEDO adlı fuara gitmiştik. İlk yurt dışı defilem diyebilirim. Uluslararası basına da ilk o zaman sundum koleksiyonumu. Kıyafetim hatta Vogue Almanya’nın yaptığı özel bir dosyaya kapak bile olmuştu. Sarhoş gibiydim. O zamanlar hepimiz için yeniydi. Ama şu anda sizin için sağlanan destekler, defileleriniz için yarattığınız kompozisyonlar çok farklı, çok daha başarılı.

Mehmet Demir: Ben özellikle backstage’i görünce çok şaşırdım. Modellerin, sürecin, sahne arkasındaki her şeyin inanılmaz profesyonel oluşu zaten geleceğe dair çok daha fazla pozitif mesajlar veriyor.

Bahar Korçan: Tabi sadece sektör değil, biz de tasarımcılar olarak yıllar geçtikçe öğrendik. Sektördeki iş sahipleri ve tasarımcıların arasındaki diyaloglar gelişti. O zaman birbirimize çok uzaktık. Hatta bu düşünce şimdi garip gelecek ama o zamanlar büyük firmaların tasarım bölümleri dahi yoktu. Derneğin kurulması bu sayede çok yardımcı oldu. Sektör adına yapılması gerekenler belirlendi. Tasarımcı ve iş verenin neden sürekli birbirleriyle dirsek temasında olmaları gerektiğini gördük. Benim için tüm bunların en güzel yanı sürece başından beri tanıklık edebilmek oldu. Yapılacak elbette çok şey var, ama yine de 27 yıl gibi kısa bir süre zarfında çok iyi geliştik. Peki, senin hayallerin ne bana biraz bahseder misin?

Mehmet Demir: Tasarımlarım benim bebeklerim gibi. Sadece modanın dünyayı kirleten bir sektör olduğunu düşünüyorum. Gereksiz ve fazla üretim bir var. Alıp atılıyor. Sürdürülebilir bir modanın hayalini kuruyorum. Ancak bu sadece geri dönüşümden koleksiyon yaratmak gibi değil. Yaptığım işin hakkını vermek istiyorum, eski gelenekleri canlandırmak, el nakışlarını günümüze göre revize ederek modernleştirmek istiyorum. Ürettiklerim bir anne tarafından kullanılsın, sandıkta saklansın ve sonraki jenerasyonlara da geçsin istiyorum. Hedefim elimdeki malzemeyi çok iyi kullanıp mantıklı düşünerek üretmek. Hiçbir şeyi boşa harcamak istemiyorum.

Bahar Korçan: Bu düşüncede olmanı gerçekten tebrik etmek istiyorum. Çünkü sürdürülebilir olmak, etik üretim merkezimizde olmalı ve yeni jenerasyonun en çok uğraşması gereken konu da bu. Aktivist bir yaklaşımla hazırlanan ve fast fashion’ın nelere mal olduğunu anlatan “True Cost” belgeselini seyrettikten sonra bütün dünyam değişti. Belgesel, Bangladeş’deki Rana Plaza çöktükten sonra çıkan araştırmalarla hazırlanmıştı. İnsanlar hızlı tüketim markalarının CEO’larını karşılarına alarak sorular sordular. Bir çöplük yaratıyoruz, dünyayı en çok kirleten sektörün başında tekstil geliyor. Ben bu yüzden doğal doku kullanımına çok önem veriyorum. Bu dokuların kullanıcısıyla beraber gelişmesi de heyecan verici buluyorum. Kullandığım cüzdan bile kağıttan. Lüks anlayışı da böyle, değişiyor. Zaten değişmek zorunda. Türkiye biraz geriden geliyor, ama anlayış değişmeye başladı. Bu yüzde senin jenerasyonundan bir tasarımcının da bu yola girmesi beni çok mutlu ediyor. Çünkü değişim bu sayede olabilecek, siz yapacaksınız. Kurumsal firmalara danışmanlık verirken koleksiyonlarını hazırlarken bile aynı yolu tercih etmelerini söylüyorum. Evet belki üretim yüzde beş ya da yedi oranında daha pahalıya mâl oluyor, ancak doğada yok olmayacak, erimeyecek bir kumaşı giydirmek de etik değil. Bu yüzden senin de bu inancını anlatman gerekiyor. Bir liste yapıp, gerçekten neye ihtiyacınız olduğunu sıraladığınız zaman ortaya o kadar az maddenin çıktığını göreceksiniz ki.

Zanaatın en büyük merkezlerinden biri olan Türkiye’de yaşıyoruz. Ancak ölmek üzere. Senin koleksiyonunda dikkatimi en çok çeken ve en beğendiğim şey de bunu kullanmandı. Sen bunu bir dert edinerek, kafana takmışsın ve bu yolculuğa girmişsin. İşte bunu tebrik etmek lazım. Peki, kasnakta işlemeyi kendi kendine mi öğrendin?

Mehmet Demir: Aslında her şey ben küçükken başladı. Ablamın bebeklerine çoraplardan kıyafetler yapardım. Özel koleksiyonlar yaratıyordum. Saçlarını kesiyordum. Tuvalet kağıdı ve demirden abajurlar yapardım. Oyuncaklar ya da bilgisayarlar bana haz vermezdi. Ben daha çok objeleri yan yana getirip bir şeyler yaratmak isterdim. Baleye gitmek istedim, güzel sanatlarda okumak, piyano eğitimi almak istedim hep. Daha küçükken kafamda o anların hayalini kurardım. Hayallerimde o ortamlarda var olmanın nasıl olabileceğini düşünürdüm. Nasıl araştıracağımı ya da kimlerin bana yol göstereceğini bilmiyordum. Ben de boş bulduğum her an çizmeye başladım. Böylece kendimi geliştirdim. Mini koleksiyonlar yaratıyordum bu şekilde. Aslında hayal gücüyle kendime paralel bir evren yaratmıştım. Çizdiğim, hazırladığım bu koleksiyonların da hangi markalara ait olabileceğine dair notlar alırdım. O günlerden kalan her şeyi de saklamaya devam ediyorum.

Sürdürülebilir bir modanın hayalini kuruyorum. Ancak bu sadece geri dönüşümden koleksiyon yaratmak gibi değil.

Bahar Korçan: Çok ilham verici. Kesinlikle de atmamalısın.

Mehmet Demir: Ardından bir çizim kursuna gittim. Modayla alakalı pek bir şey yoktu burada. Haftanın altı günü, günde sekiz saat camların olmadığı bir odada genelde nü çiziyordum. Ama çizim yaparken kendimi inanılmaz mutlu hissediyordum. Hatta orda bir de moda kulübü kurmuştum. Kurstaki 15 kişi ressam olmanın hayalini kurarken benimle birlikte bir anda modayla ilgilenmeye başladılar. Ardından Ankara’da Atılım Üniversitesi’nde eğitimimi aldım. Bu sırada boş vakitlerimi de Bilkent Üniversitesi’nin kampüsünde İç Mimarlık okuyan öğrencilerle geçiriyordum. Çünkü hem merakım vardı, hem de iki disiplinin de birbirlerini etkilediklerini düşünüyorum. Böylece birbirimizi besliyorduk. Ve her seferinde kendimle yarıştım. Yeni kalıplar, dokular, fonlar… Her seferinde yeni bir şey yaratmanın peşindeydim. Bu sırada tüm bu sürecin nasıl işlediğini öğrenebilmek adına da bir işe girdim. Evet bir koleksiyon yaratmayı biliyordum, ancak bunu kime ve nasıl sunacağımı bilmiyordum. Bu yüzden bir çekimi organize edebilmeyi, sosyal medyayı nasıl kullanmam gerektiğini, e-ticaretin ne olduğunu anlayabilmek adına bir şirkette staja başladım. Tasarladığım işi nasıl şık bir şekilde sunabileceğimi öğrendim. Sadece tek bir şeye takılıp kalmak istemiyorum. İşin her bir detayıyla alakadar olmak istiyorum. Modeli ben bulmak, fotoğrafçıyı ben seçmek, kalıbı ben çıkartmak, nakışı ben yapmak istiyorum.

Bahar Korçan; fotoğraf: Jiyan Kızılboğa

Bahar Korçan: Ve işte yaşadığın, deneyimlediğin tüm bu süreç de güzel bir final olarak bu koleksiyonu hazırlamana olanak tanıdı ve Koza’da birincilik getirdi. İşin özü zaten dünyanın en iyi tasarım okullarında okumak değil. Çok istediğin zaman, korkusuzca mücadele ettiğin vakit, yolunu da bir şekilde buluyorsun. Zaten sanat ve tasarımın da birbirlerini etkilediklerini görüyorsun ve moda da zaten bu iki disiplinle de çok ilintili.

Mehmet Demir: Ben artık moda kelimesi yerine çok farklı bir kelimenin bulunması gerektiğini düşünüyorum. Altı ayda bir sürekli değişen, yenilenen bir şey var. Ama böyle olmamalı. Yaratırken ben ruhumu katıyorum çünkü. Yaşayan bir şey yapıyorum.

Bahar Korçan: Kesinlikle katılıyorum. Kendi markanı kuracağını düşünerek söylüyorum, zaten markan da senin gibi yaş aldıkça çok farklı bir şeye evriliyor. Daha rahat oluyorsun. Daha özgür hissetmeye başlıyorsun kendini. “Yapmak zorunda değilim” düşüncesi de geliyor. Çünkü zaten her şeyi yaptım. Amerika’da 114 noktaya mal da sattım. New York Moda Haftası’nda da yer aldım. Tüm bu “fast food” kültürünü de deneyimledim. Şu anda artık sadece yapmak istediğim şeyi yapıyorum. Üstüne düşünmem gereken bir proje varsa, kesinlikle ona yoğunlaşmak için kapatıyorum kendimi. Senin koleksiyonunda da emek var, duygu ve yaşanmışlık var. Karakterlerini bilmediğimiz insanlar için kıyafetler tasarlıyoruz, bu yüzden anlatmak istediğimiz şeyi de yapabilmek adına özgürleşmemiz gerekiyor. Yine söylüyorum, bu yüzden zaten koleksiyonun hepimizi etkiledi.

Mehmet Demir: insanlar bakınca aslında renkli bir koleksiyon görüyorlar. Ancak içinde çok büyük acılar ve dramalar var.

Bahar Koçan: Evet, sanırım geçen gün senle sohbet ettiğimiz zaman bir çantadan bahsediyordun…

Mehmet Demir: Bir dönem hayatın bütün yükünü sırtımdaki çanta gibi taşımak zorundaydım. Tamamıyla ona atıfta bulunmak istedim. Bir mücadeleyi simgeliyordu. Genel olarak bütün koleksiyonun ruhu böyle aslında. Desenleri Afrikalı mültecileri düşünerek tasarlamıştım. Hikayeleri beni derinden etkilemişti. Hatta o desenleri çizerken bile çok ağladığımı hatırlıyorum. İnsanların renkli dünyası kararıyordu çünkü. Hep bir hayalim vardı aslında. Büyük bir marka olup gelirimi bağışlamak. Mülteciler için kıyafetler yapmak, onların karınlarını doyurmak istiyorum. Etraflarındaki korumacı aileleri de desenlerime yansıttım. Ya da kötüleri üçgen şeklinde çizdim. Masum insanlar yuvarlak. Onları yeniden canlandırabilmek adına kalplerini sağ tarafa koyarak çizdim. 60 farklı desen tasarladım, bunların sadece küçük bir kısmı koleksiyona girdi. İnsanlara ilk bakışta sadece renkleri gördüğü için eğlenceli olduğunu düşünüyorlar. Ancak hikayeyi anlayınca şaşırıyorlar, duygulanıyorlar.

Bahar Korçan: Bu yaptıklarının kesinlikle bir sergisi olmalı. Daha fazla kişiye anlatılması gerekiyor çünkü.

Mehmet Demir: Ve bir noktada da insanların hikayeleriyle kendi hikayemi özdeşleştirmeye başladım. Her şey çok hızlı hareket ediyor, bazen tek başıma kalıp sadece ağır çekimde izliyorum. Ve artık sesimi çıkarmak istiyorum. Mesajlarım duyulsun istiyorum. Sadece acımakla olmuyor çünkü. Bariyerler inşa etmek yerine köprüler kurmamız gerekiyor. Bu yüzden ben de koleksiyonda dev fermuarlar kullandım.

Bahar Korçan: Ben de fermuarın ucundaki küçük ellere bayıldım. O detayı unutamıyorum. İşte dünyayı bu kadar büyük ölçüde kirleten bir sektörün aynı zamanda katkıda bulunması da gerekiyor. Adil Işık mesela, her yıl cirosunun bir bölümünü sosyal sorumluluk projelerine ayırıyor. Belirli bir büyüklükte olan her firmanın, sektör fark etmeden bunu yapması gerektiğini düşünüyorum. Aksi halde denge sağlanamaz. Ve senin de bu resmi görebildiğin için çok mutluyum. Ben hep işaretlere inanırım, görünen hayatın ötesinde de şeyler yaşanıyor. Gerçekten algıların açık olduğunda gözünü, kulağını iyi kullandığın zaman aslında her şeyi görebiliyorsun. Bu yüzden farkındalık çok önemli. Bu yüzden bir sergi yapman konusunda ısrar ediyorum. Evet haberleri hepimiz okuyoruz, izliyoruz. Ama senin duyguları anlatman gerekiyor. Ve çok az tasarımcı bu pencereden bakabiliyor, zaten çark çok hızlı döndüğü için izin de verilmiyor.

Mehmet Demir: Bir marka nasıl kuruluyor peki?

Bahar Korçan: Her tasarımcı kendi markasını yaratacak diye bir kaide yok. Ancak ben senin kendi markanı yaratmanı çok isterim. Herkesin görevleri farklı, senin de dünyaya karşı olan hislerini paylaşman gerekiyor bizimle. Amacımız elbette ünlü olmak değil, ama kimi zaman işin bir getirisi olarak ün de beraberinde gelebiliyor. İşte bu da anlatmak istediklerini dünyaya duyurmak için güzel bir yol. Moda Tasarımcıları Derneği kurucu başkanlarından ve uzun süre sektörün röntgenini çeken biri olarak ancak demek istediğim bazı şeyler de var. Geldiğimiz noktada tasarımcılar açısından bir paradoks yaşanıyor. Yolculuğa başladığı noktada haute couture yapanlar var mesela. Ve bununla devam ediyorlar. Tıpkı oldukça başarılı bulduğum Özgür Masur gibi. Ama onun hayali de ve yola çıkış sebebi de buydu zaten. Ama çağdaş moda konusunda aynı şeyleri söyleyemiyorum. Bir ara bu alanda çalışan tasarımcılarımız vardı, ama Türkiye’de şöyle bir problem söz konusu. Gizia Gate, Harvey Nichols ve Galeries Lafayette destek olarak Türk tasarımcıların koleksiyonlara yer veriyorlar zaten, ama oradan satın alanlar Türkler değil Araplar. Bu yüzden gerçekten avangart tasarımlar üreten sanatçılar bugün sadece onların zevkine hitap eden koleksiyonlar yapmaya başladılar. Evet, kendi markalarımızı döndürebilmek adına, satabilmek adına bu tür tasarımlar da yaratmamız gerekiyor. Ancak herkesin iyi olduğu da bir stil vardır. Şimdi bu paradoksu nasıl aşacağımızı da bilmiyorum açıkçası. Bugün bir atölyenin olması çok pahalı. Dolayısıyla yapılan her şeye saygım sonsuz. Maaş, sigorta, vergi zor işler. Başkanlık dönemimdeyken çok uğraştığım bir şeydi teşvik fonu. Yurt dışında iş yapmak istediğinizde baş vurup alıyorsunuz ama, onu oluşturmak için yurt dışında destek programı yok devletten. Tasarımcıların yurt içinde varlıklarını sürdürebilmek adına da türlü devlet desteklerinin olması lazım, zaten bütün dünyada da bu şekilde yürüyor. Bugün niye Türk tasarımcıların kendi özel mağazaları yok? Mesela sen yurt dışına gideceksin, eğitimini alacaksın, ama buraya dönüp Türkiye’de de var olmanı çok isterim.

Mehmet Demir: Evet benim de isteklerimden biri o.

Bahar Korçan: Dönüp bakmak gerekiyor çünkü. Koza 27 yıldır yapılıyor. Biz senle Bahar ve Mehmet olarak buradayız. Peki, ama diğerleri neredeler? Diğer kazananlar neredeler ve ne yapıyorlar? Bu yüzden iş planlama modelini de şimdiden oluşturman gerekiyor.

Mehmet Demir, fotoğraf: Jiyan Kızılboğa

Mehmet Demir: Peki, siz ilk Koza’ya katıldığınızda nelerden ilham almıştınız? Nasıl ilerliyordunuz?

Bahar Korçan: O zaman Beylerbeyi’nde çok eski bir yerde oturuyoruz. Uğurkan Erez de çok yakın arkadaşım. Bana IHKIB’den ve o zamanki adıyla Türkiye Stilistler Yarışması’ndan bahsetti. Onun ikna etmesi üzerine bir koleksiyon hazırlamaya karar verdim. Adı Naturel’di. Tamamıyla dünyaya saygılı, üstelik o zamanlar kimse çevreden bahsetmiyordu. Eko teksil kavramı hakkında kimse iki laf etmiyordu. Gittim kenevir buldum. Ondan şapkalar yaptım, makrame doğal iplikler aldım Fatih’ten. Çuvallar ve yöresel dokumaları topladım. Manifestosu da dünyayı kirletmemek ve bizle şekillenen doğal dokulardı. O yılın koşularında uzaydan gelmiş gibiydim gözüküyordum. Kızım Lal’i uyuturken de kenevirlerle bahçede hasır şapkalarla uğraşıyordum. Hatta bunu geçenlerde öğrendim, annem arkamdan “yine bir hayalin peşinden koşuyor, acaba n’olacak, inşallah üzülmez” diyerek söyleniyormuş. Ama bir taraftan da yardım ediyordu.

Tabi yarışma günü bir de rahatsızlandım. Modelleri giydirdikten sonra hastaneye gitmiştim. Ödülümü Uğurkan almış. Sonrasında ben de senin gibi ne yapacağımı bilemiyordum. O zamanlar şimdiki gibi eğitim de yoktu. Düseldorf’daki fuardan sonra hemen çok küçük bir bütçeyle kendi atölyemi kurdum. Tabi, kirayı nasıl ödeyeceğimi bilmiyorum. Acaba nasıl olacak diye düşünüyordum. O zaman bir iş modeli vardı. Yurt dışı firmalarına koleksiyon çizmek. Ben de bu şekilde para kazanıyordum.

Mehmet Demir: Ve ondan sonraki 27 yıl. İlham vermesi açısından, nasıl geçti?

Bahar Korçan: Ardından bir şekilde yolum Yonca Evcimik’le kesişti. Tarkan, Sezen Aksu derken 90’lar Türk Pop Müziği benim atölyemden geçti. Bu tabii para kazanmanın yanında ismimin bilinirliğini de arttırdı. Bu da markamı yurt dışına çıkarmama yardım etti. 1996’da Türkiye’deki ilk podyumsuz defileyi yaptım. Ayrıca benim de ilk defilemdi. Yaptığım en önemli şey de moda tasarımcıları derneğini kurmak oldu. Bu sektör olarak tanınmaya başladığımız anlamına geliyordu. Moda tasarımcıları olarak devletin gözü önünde bir söz sahibiydik. Ve bir de tabi Galatamoda’yı yaptık.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here