Dünyanın Sonu Gelirse, Tüketmek Ayıp Olur Mu?

0

 

Bir tanesi İstanbul, Kadıköy’de olmak üzere dünya üzerinde çeşitli şehirler, genç iklim aktivisti Greta Thunberg’ün yüzünü birer murale dönüştürmek için yarışa girmişe benziyor ve insan merak etmekten duramıyor: Bu muraller yapılırken kullanılan boya, doğaya zarar vermeyecek ve iklim krizine katkıda bulunmayacak şekilde seçiliyor mudur? Greta, suratının bu devasa temsillerini görse ne düşünürdü? İklim krizinin her yaş ve kesimden insanın gerçekliğinde kendine bir şekilde yer etmiş olması sevinilesi bir durum ancak ne kadarımız bu konuşulanları uygulamaya dökecek kadar sorguluyoruz? Kapı önlerinde sigaramızı içip havanın mevsim normalleri dışında gitmesinden şikayet ederken üzüldüğümüz, sonra da üzerine basıp bıraktığımız izmaritimizle beraber unuttuğumuz bir anekdot olmaktan öteye gidebiliyor mu bizim için? Peki bu söylemlerin içselleştirilmesi ne anlama gelir? Günlük hayatta, bir insan olarak karbon ayak izini mümkün olduğunca azaltmak için elinden geleni yapmak anlamına gelir. Kişisel atık üretimini, enerji tüketimini azaltmak için ne adımlar atabileceğini aktif olarak sorgulamak şeklinde bir tutum getirir.

 

Tüketim “ayıp” ilan edildi mi?

H&M’in global CEO’su Karl Johan Persson, bu hareketin yasaklayıcı olmasından endişelendiğini ifade ediyor. “Şunu bunu yapmayı, tüketmeyi, uçağa binmeyi kesin” diyen bir hareketin doğayı korumada küçük bir etkisi olsa da korkunç kültürel etkiler barındıracağını iddia ediyor. İklim krizinin çok ciddi bir mesele olduğunu kabul etmekle beraber, Persson, yoksulluk sorununu bitirmenin de en az bu derecede önemli olduğundan bahsediyor.

Elbette Persson’un bu söyledikleri, bir algı yönetimi girişimi. Zira moda alanında sürdürülebilirlik çalışmaları yapanlar, satın almayı yasaklamıyor. Ucuza, düşük kaliteli ürünler alıp kullanım ömrü bitmeden önce elden çıkarmak yönünde olan statükoyu sorgulamaya; bunun yerine kaliteli, uzun ömürlü parçalar alarak uzun süre kullanmaya ve satın almadan önce tamir etmek, takas yapmak gibi alternatif yöntemlere yönelmeye teşvik ediyor.

H&M, mağazalarına her hafta yeni ürünler, koleksiyonlar süren hızlı giyim/fast fashion tabir edilen aktörler arasında, sürdürülebilirlik alanında en aktif çaba gösteren markalardan birisi. Giysilerin iklime olumsuz etkisinin yüzde 70’inin üretim sürecinden kaynaklandığını açıklayan H&M, çalışmalarını sürdürerek 2040 yılında kendi salgıladığından çok, zararlı gaz yok eden bir marka olmayı hedefliyor.

Global hızlı giyim kulvarında en başarılı markalardan biri olan H&M, bütün çabalarına rağmen modada sürdürülebilirlik eleştirilerinde en sık göze çarpan markalardan biri. Bu, genel olarak hizmet ettiği kültürle alakalı: Bütün hızlı giyim sektörü verdiği zararı tersine çevirmediği sürece, “hızlı-ucuza-hemen al, düşünmeden elden çıkar” döngüsünü normalleştiren her türlü söylem, dünyaya verilen zararın bir parçası olmaya devam edecek. Verdiği zararı sıfırlamak ve hatta onun üzerine olumlu etkide bulunacak hale gelmek üzere kendine koyduğu hedef ise kulağa şahane gelmekle beraber; “iklim krizinin geri dönülemez bir yere gelmesine kadar 12 yılımız mı kaldı, yoksa 12 ayımız mı var” tartışmasının döndüğü bir dönemde, 2040 hedefi pek de manalı gelemiyor…

Greta Thunberg, New York’ta Birleşmiş Milletler toplantısında dünya liderlerine bakarak “Türlerin toplu olarak soyu tükenmeye başlarken sizin tek yapabildiğiniz paradan ve sonsuz ekonomik büyümeye dair peri masallarından bahsetmek” diye azarlıyor. Bundan birkaç gün sonra, LVMH (Louis Vuitton-Moët Hennessy) CEO’su Bernard Arnaud, Greta’yı “iç karartıcı” bulduğunu ifade ediyor. İronik olansa, bunu kendi şirketinin sürdürülebilirlik girişimlerini açıklamak üzere verdiği basın toplantısında söylemiş olması… Ekonomik büyümeden, şirketinin insanlara sağladığı iş imkanlarından ve karbon emisyonlarını 2013’tekine kıyasla yüzde 25 azaltma hedeflerinden bahsederken genç aktivistin sözlerini örneklendirir nitelikte. LVMH’ın, küresel ısınmayı inkar edenlerin en önde gideni, Donald Trump’ın katılımıyla gerçekleştirdiği Louis Vuitton fabrika açılışı da öyle.

 

Tüketici olmaktan ‘kullanıcı’ olmaya geçiş

2002 yapımı The Century of the Self (Ben Devri) belgeseli, Sigmund Freud’un yeğeni Edward Bernaise’in nasıl Freud’un psikanalitik teorisini satışa dönüştürmek üzere kullandığını anlatır. Berna ise, tarihte “pazarlamayı icat eden kişi” olarak geçer. Belgeselin adında bulunan “century/yüzyıl” sözcüğü, ne kadar uzun bir süredir bu kültürün içinde yaşadığımıza işaret ediyor. Temelini dayandırdığı şeyinse insanın içsel mekanizmalarını analiz etmek üzere ortaya atılmış olan psikanalitik kuram olmasıysa, bunun insanlık toplumu olarak psikolojimize ne denli nüfuz ettiğini anlayabilmemiz için küçük, fakat tüyler ürpertici bir ipucu. ABD kültürü gibi tüketimin kendisinin pazarlandığı, sahip olmanın “Amerikan Rüyası”nın merkezine yerleştirildiği bir kültürde böylesine bir paradigma dönüşümünü hayal etmek zor.

En yeni olanı en iyi ilan eden bir kültürde ve sürekli daha yeni olanın var olabileceği bir yaratıcılık üretim döngüsünde, yavaşlayarak algımızı “tüketici” olmaktan “kullanıcı” olmaya doğru dönüştürmemiz mümkün mü? Yakın zamandaki bazı gelişmeler, tüketicilerin son 10-20 yıla hakim olan alışveriş alışkanlıklarından değişmeye başladığı ipucunu veriyor. Amerika’nın en yaygın fast-fashion zincirlerinden FOREVER 21, Eylül 2019’da iflasını açıkladı. ABD kanunları altında bu açıklama mağaza zincirinin tamamen kapılarını kapadığı anlamına gelmiyor, ancak son yıllardaki sürekli yeni mağaza açan büyüme politikasının artık geçerli olmayacağına, birçok lokasyonda kapılarını kapatarak marka stratejisini tekrar değerlendirmesi gerekeceğine işaret ediyor. Elbette bu yaşananlar tek başına tüketicinin alışkanlıklarının tam olarak nasıl değiştiğini anlamak için yeterli değil; bunun gösterdiği şey asla durdurulamaz görünen fast fashion tekerlerinin bile aynı hızda devam edemeyeceği.

Kesin olarak bildiğimiz iki şey var: Birincisi, satın alma alışkanlığının yakın zamanda tarihe karışmayacağı. İkincisi ise 21. yüzyıl tüketicisinin, paralarını verdikleri markadan, mağazadan ve üreticilerden, kendi inandıkları değerlere uyum sağlamalarını bekledikleri. 2010’lu yılların sonuna gelirken şunu söyleyebiliriz ki, bu on yılın moda tüketimine getirdiği bir şey varsa, artık satış yapmakta cinsellik kadar aktivizmin de etkili olduğu. İnandıkları değerlerin uygulamaya geçirilmesinde bireysel olarak çok fazla etkileri bulunmasa dahi ellerindeki en büyük gücün cüzdanları olduğunu fark eden tüketici kitleleri, paralarını, bu yönde çabalar gösterdiğini ifade eden markalardan yana harcamayı tercih eder oldular. Bu tüketici tavrıyla, markaların bunu bir pazarlama tekniği olarak benimsemesi arasında ise bir “yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan” ilişkisi var.

Tüketici tavırları değişiyor, ancak bu talepleri aynı hızda üretmeye devam ederken askıların üzerine yeşil renkli etiketler ekleyen markalar tatmin edebilecek mi; yoksa bu talepler sektörde üretim-tüketim döngüsünü yeniden inşa etmeye gidecek bir sarsıntı mı yaratacak, bunu zaman gösterecek…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here