Kreatif Göç: Yılmaz Şen

0

 

Yaratıcılıkları ve ortaya çıkardıkları işlerle, global düzlemde bilinirliği yüksek markaların radarına giren iki isim: Görsel sanatçı/tasarımcı Yılmaz Şen ve ayakkabı tasarımcısı Safa Şahin. Balenciaga, Nike ve Balmain gibi markalarla yolları kesişip, kariyerlerine ve hayatlarına yurtdışında devam eden bu iki kreatif dehaya mevcut şartlarını ve Türkiye’de üretmek üzerine fikirlerini sorduk. Yılmaz Şen ile başlayalım…

Mimar Sinan Üniversitesi Endüstriyel Tasarım bölümünden mezun olduktan sonra 2011’den itibaren online eğitimlerle kendini animasyon alanında geliştirdin. Bu alanda akademik bir geçmişinin olmamasının işini ve tasarım vizyonunu nasıl etkilendiğinden bahseder misin?

Şu anda içerisinde bulunduğum sektörde, sektörle ilgili akademik geçmişimin olmaması bana özgür düşünebilme olasılığını sağladı diyebilirim çünkü şöyle bir gerçek var ki bir alanda akademik bir eğitim aldığınız süre boyunca, bu eğitim süresince size sektörde karşılaşabileceğiniz problemler ya da sorunların nasıl çözülebileceği ile ilgili belli bazı bilgiler veriliyor. Ben bu bilgileri almadım, dolayısıyla akademik bir geçmişimin olmaması kimi zaman cesur kararlar almamı sağladı.

2016 yılında Kopenhag’a taşınma kararını nasıl aldın?

Bu benim kariyerimle ilgili değil, aşk için aldığım bir karardı. Eşim Danimarkalı ve Danimarka’da yaşıyor. 2015 yılında İstanbul’dayken Indigo kulübünde görsel yapıyordum, o sırada tanıştık ve kısa süre sonra birlikteliğimiz ciddileşti. Zaten o sıralarda ben de Türkiye’de pek fazla mutlu değildim ve “Ne yapsam acaba? Londra’ya mı taşınmalıyım?” diye düşünüyordum. Sonra eşimle beraber Kopenhag’a taşınmaya karar verdik.

Balenciaga için yaptığın video serisi sana sektörde ciddi bir bilinirlik getirdi. Bize Balenciaga ile çalışma sürecini anlatır mısın?

Balenciaga’dan Demna Gvasalia’nın işlerimi gördüğünü ve beğendiğini söyleyen ve benimle birlikte çalışmak istediklerini anlatan bir mail aldım. “Beğendiğimiz işlerin de bunlar, bize yeni bir fikirle gelebilir misin, bize ne önerirsin, bizimle nasıl bir şey yapmak istersin?” diyorlardı. Daha sonra onlara birkaç farklı konseptle gittim ve içinden bir tanesini beğendiler, onun üzerinden devam ettik. Bana çok güven verdiler, özellikle beni aldığım kararlar konusunda oldukça serbest bıraktılar. Bunu hissetmek güzel bir şeydi, artistik kararlara çok saygı gösterdiler, bu yüzden benim için çalışması epey keyifli bir proje oldu.

Türkiye’deki iş tecrübelerinle, yurtdışında Nike, MTV ve Balenciaga gibi markalarla yaşadığın çalışma tecrübelerini nasıl kıyaslarsın?

Türkiye’de şu anda yaptığım şeyleri yapmıyordum ya da bunlar gibi moda projeleri için pek fazla zaman ve emek harcayamıyordum. Daha farklı bir klasmanda faaliyet gösteriyordum. VJ’lik, yani video jokeylik ve kü.ük animasyon projeleri ile ilgileniyordum. Sanki Türkiye’de kapılar bu tür işlere kapalıymış gibi hissediyordum… Yapmak istediğim işler vardı ama cesaret edemiyordum çünkü Türkiye’deki atmosferi cesaret kırıcı buluyordum. Bunun dışında Türkiye’de çalışırken kendi değerinizi gösterebilmeniz çok daha zor. Yapmak istediğim projelerle ilgili anlaşılmak konusunda sıkıntılar yaşıyordum, sektör kapalı, olanaklarım kısıtlıydı. Şu andaki tecrübelerimi düşünürsek, ben Danimarka’ya taşındıktan sonra daha cesur işler yapmaya başladım ve bu süreçte gördüğüm ilgi ve alaka beni gerçekten çok cesaretlendirdi. Yeni bir şey yaptığınız zaman insanlar hemen size bununla ilgili bir geri dönüş sağlıyor. Bu da sizi tabii ki motive ediyor. Değer gördüğünüzü daha iyi hissediyorsunuz yurtdışında. Hem, bu saydığınız Nike, MTV, Balenciaga gibi büyük diyebileceğimiz markalar yeniliklere çok açıklar. Yeni ve ilgi çekici ne varsa şans tanıyorlar.

Kişinin kendini bir disiplinde geliştirme ve yetiştirme imkanlarını Türkiye ve Avrupa arasındaki farklılıkları göz önünde bulundurarak nasıl değerlendirirsin?

Doğrusu Türkiye ve Avrupa arasındaki kişinin kendini geliştirme, yetiştirme imkanlarını akademik olarak karşılaştıramam çünkü Türkiye’de Endüstri Ürünleri Tasarımı üzerine okudum, Avrupa’da da Exchange programları dahilinde altı aylık, epey yüzeysel bir multimedya eğitimi aldım. Dolayısıyla akademik eğitimi kıyaslayamayacağım ancak mantalite olarak büyük farklılık olduğunu söyleyebilirim. Yani Türkiye’de benim hissettiğim bir karamsarlığın sebebi şuydu: İnsanlar bir fikirle ortaya çıktığım zaman bunun neden işe yaramayacağını, neden bu fikrin kötü bir fikir olduğunu söylemeye, beni motive etmeye kıyasla çok daha fazla eğiliyorlardı. Demotive oluyordum, heyecanımı koruyamıyordum. Avrupa’yı düşününce ise, burada olasılıklar çok daha fazla ve biliyorum ki bir alanda yeteri kadar zaman ve emek harcarsam bunun karşılığını mutlaka alacağım.

 

 

 

 

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here