Dünyanın belli başlı moda başkentlerini saymak gerektiğinde Milano, Paris, Londra ve New York demek adetten olmuş. Dört büyüklerle aynı ligde oynayan başka şehirler yokmuş gibi. Sanki 1980’lerde Belçika hükümetinin paketinden Antwerp’in bir moda şehri olarak yeniden planlanması çıkmamış ve yarım düzine tasarımcı ile hedef on ikiden vurulmamış gibi.

YAZI: ZEYNEP YENER

Belçika’nın Flamanca konuşulan kuzeybatı kesiminde 500 bin nüfuslu bir şehir… Avrupa’nın ikinci büyük limanına sahip ve dünyadaki tüm liman şehirleriyle aynı karakteristik özellikleri paylaşıyor. Schelde Nehri kıyısındaki stratejik konumuyla  tarih boyunca deniz ticaretinin önemli bir durağı olmasının ve her daim dünyanın geri kalanı ile temas halinde bulunmasının akıbeti; karşınızda değişim ve dönüşüme açık, kozmopolit bir şehir var. Schelde, sadece Antwerp’i ekonomik anlamda beslemekle kalmayıp, aynı zamanda şehir hayatı ve kültürünün de ana damarını oluşturuyor.

Bir moda kentinin doğuşu

1980’li yılların ortalarında Belçika’ya küresel moda haritasında yer açtıran yarım düzine Antwerp Royal Academy of Fine Arts mezununun; Dries Van Noten, Ann Demeulemeester, Dirk Bikkembergs, Dirk Van Saene, Walter Van Beirendonck ve Marina Yee’nin kahramanları olduğu hikaye, moda edebiyatında dönüp dolaşıp yeniden sayfa açtıran, önemli bir yer teşkil ediyor. Altı tasarımcı da Linda Loppa yönetimindeki Antwerp Royal Academy of Fine Arts mezunu ve o dönemde yakaladıkları başarı, doğru zamanda doğru yerde olmaları ile açıklanabileceği gibi, salt olarak tesadüflere bağlanmayacak kadar da ciddi. Ve bu başarının aslını astarını anlamak için sadece okul müfredatına değil, Belçika hükümetinin endüstrinin tüm çarklarının kusursuz işlemesi amacıyla geliştirdiği politikalara da bakmak gerekiyor. 80’li yıllarda dünya hızla değişiyor ve küreselleşiyorken, küçük bir ülkenin geleceği görmesinin ve bu küresel ortamda kendine kontenjan açma öngörüsünün neticesi politikalar… Tabii, her şeyden önce eğitim.

Özel bir okul

1663 yılında kurulan ve Avrupa’nın en eski sanat okullarından biri olan Antwerp merkezli Royal Academy of Fine Arts, 1963 yılında bünyesinde açılan moda departmanıyla, bugün Parsons School of Design ve Central Saint Martins ile birlikte dünyanın en etkin moda okulları arasında sayılıyor. Her ne kadar 1980’lerde tüm dünyanın Antwerp Six olarak tanıyacağı altı mezununu vermeden önce okulun moda kulvarında herhangi bir somut başarısı bulunmasa da, temeller daha en baştan sağlam atılıyor: Öğrencilere koleksiyon hazırlamaktan, koleksiyon sunumlarının lokasyon seçimi ve sunuluş biçimi ile davetiye tasarımlarındaki grafik elementlere kadar her anlamda bireyselliği ve yaratıcılığı cesaretlendirme temeline dayalı bir eğitim sistemi kurgulanıyor ve uygulanıyor. 1981 yılında okula eğitmen olarak tayin edilen Linda Loppa, Belçika modasının giriş, gelişme ve sonuç itibarıyla bugün geldiği noktada başrol oyuncularından biri. Antwerp moda endüstrisinin First Lady’si olarak tanınan Loppa’nın, bizzat mezun olduğu okula eğitmen olarak geri dönüşü ile birlikte, Royal Academy of Fine Arts’ın uluslararası çapta bilinirliği de hızla artıyor.

Antwerp 6

Antwerp Six kümesi üyelerinin yanı sıra onlarla aynı dönemde, aynı sınıflarda okuyup mezuniyetinin hemen ardından Jean Paul Gaultier ile birlikte çalışmak üzere Paris’e bilet alan Martin Margiela ve daha sonraki jenerasyonlarda Bernhard Willhelm, Haider Ackermann, Demna Gvasalia gibi isimlerin koridorlarından geçtiği Royal Academy of Fine Arts, dünyaya mal olmuş tasarımcılar yetiştirme konusunda bir nevi kuluçka makinesi görevi görmeye, şimdilerde Walter Van yönetiminde devam ediyor.

Altın çağ: 1980’ler

Zenginliğin dışa vurulma arzusuyla birlikte gösteriş suyuna batırılmış modanın allanıp pullanıp yeni bir evrim geçirdiği 80’li yıllarda; Paris ve Milano’daki iddiaya, Londra’da punk ve post-punk’ı ana akım haline getirerek kontratak yapan tasarımcılar ortaya çıkarken, bir diğer tarafta Japon tasarımcılar, modaya kavramsal yaklaşımlarla sanata yakın duran bir pozisyon almış ve tüm bunların ortasındaki Antwerpli genç tasarımcılar, kendi kimliklerini ortaya koymaları için aradıkları fırsatı karşılarında bulmuştu. Dünyanın değiştiği ve moda dünyasının değişime ‘‘değişerek’’ cevap verdiği bir dönemde, endüstriye yepyeni bir soluk olarak giriş yapmaları en büyük avantajlarıydı. Ne Fransız tasarımcılar kadar gösteriş yap-maya ne de Japonlar kadar kavramsal olmaya niyetleri vardı.

1980’lerin başında, Belçika hükümetinin duraklama dönemindeki tekstil endüstrisini canlandırmak üzere yeni bir paket açıklaması da, daha iyi bir zamana denk gelemezdi. Açıklamayı takiben, 1 Ocak 1981 tarihinde kurulan Instituut voor Textiel en Confectie van België (ITCB, Belçika Tekstil ve Moda Enstitüsü) paketin tüm ekonomik açılımlarıyla birlikte, tanıtım odaklı yapılacak çalışmalara ve kreatif endüstrinin oluşturmasına rehberlik etmekle görevlendirildi. Bu sayede Belçika tekstil ve hazır giyim endüstrisi yeni teknolojilere geçmek ve modernizasyonu için devletten destek alabilecek konuma gelirken, aynı zamanda “Moda: Belçikalıdır” sloganıyla taçlandırılan kapsamlı bir reklam kampanyası ile sektöre yeni bir kimlik ve imaj verilecekti. Elbette imaj, tek başına hiçbir şeydi.

2019 yılında küresel çapta başlatılan ‘‘Dressed by Antwerp’’ adlı bir kampanya ile güçlü moda kimliğine dair yeni hatırlatma yapan Antwerp, moda dünyasındaki varlığı ve iddiasının altını çizmeye devam ediyor.

Belçika’nın yeni moda kimliğini besleyecek kreatif alt yapının oluşturulması için, yeni yeteneklerin ortaya çıkarılması ve onlara fırsat tanınması gerekiyordu. Yetenek avcılığı, 1982 yılında The Golden Spindle (Altın İğne) yarışması ile başlatıldı. Yarışmanın ilk yılında büyük ödülü alan isim, Ann Demeulemeester oldu. Takip eden yıllarda ise Dirk Bikkembergs, Dries Van Noten, Walter Van Beirendonck, Marina Yee, Dirk Van Saene ve Martin Margiela, Altın İğne’nin açtığı kapılarla ‘‘tasarımcı’’ olmaya adaylıklarını koydular. Ödül kazananlar, koleksiyonlarını hayata geçirmek üzere üreticiler ile bir araya getirilirken, yeni nesil Belçikalı tasarımcıların avangart fikirleri ile sınıf atlayan lokal üreticiler de bir diğer kazanan taraf oldu. Sırasıyla devlet desteğini arkalarına alan Antwerp Six üyeleri, ilk çıkışlarını yine Antwerp’te yaptı.

Şehrin merkezindeki Coccodrillo adlı ayakkabı mağazasının sahibi Geert Bruloot, altı tasarımcının potansiyelini gören ilk isimlerden biriydi ve Tokyo’da büyük talep göreceklerine neredeyse emindi. Yine devletten alınan destekle Tokyo’ya yapılan ilk toplu ziyaret, Bruloot’u haksız çıkarmadı. Japonya’dan onay alındıktan sonra sıra, o dönemde Vivienne Westwood ve Katharine Hamnett gibi isimlerle en heyecan verici moda şehirlerinden biri haline gelen Londra’ya geldi. Geert Bruloot’un 1987 yılında altı tasarımcıyı koleksiyonları ile birlikte bir otobüse doldurup, Londra’daki British Designer Show’a götürmesi, Antwerp Six adının da çıkışına vesile oldu. Zira Tasarımcıların Flamanca isimlerini telaffuz etmek İngiliz moda basını için çok zordu. Fuardaki ilk siparişlerini Barneys’den alan Antwerp Six’in bir sonraki durakları ise Paris’ti. 90’ların başında, Paris’e ilk adımlarını attıktan sadece birkaç yıl sonra, şehrin muhtelif bölgelerindeki belli başlı mağazalarda koleksiyonları satılıyordu.

Her moda şehrine bir moda müzesi lazım

Antwerp 6 ekibinden Dries Van Noten’ın MoMU’daki sergisinden

Antwerp Six’in ardından yeni jenerasyonların gelebilmesi ve Antwerp’in bir moda şehri olarak planlanan kimliğini sürdürebilmesi için yeni bir yapıya ihtiyaç vardı. 2001 yılında kurulan Mode Natie platformu, üçlü farklı organizasyonu bünyesine alarak, 80’lerde temeli atılan moda kenti projesi üzerine yeni bir ekosistem geliştirdi. Royal Academy’nin moda departmanı yeni nesil tasarımcıların yetişmesini sağlarken; tam teçhizatlı bir moda müzesi olarak 2002 yılında açılan ModeMuseum (MoMu), Belçika moda mirasının gelecek nesillere aktarılması misyonunu sahipleniyor. Bugüne kadar aralarında Martin Margiela, Dries Van Noten ve Olivier Theyskens gibi birçok Belçikalı ve Antwerp tahsilli tasarımcının solo sergilerine ev sahipliği yapan müze, aynı zamanda tematik sergilere de kapı açarak, şehrin moda kimliğini korumasında önemli bir rol oynuyor. Üçüncü halka Flanders Fashion Institute (FFI) ise, genç yeteneklerin ulusal ve uluslararası çapta hedeflerine ulaşabilmesi için gereken fonun sağlanmasından sorumlu kurum olarak işlev görüyor.

Bu ekosistemi tamamlayan ve işlevsellik bakımından sürekliliğini sağlayan bir başka önemli faktör de; Avrupa’daki alım gücü yüksek nüfusun yüzde 60’lık diliminin şehrin etrafında 500 kilometre çapında bir eksen oluşturduğu Antwerp’in, modanın sadece kreatif anlamda merkezi olmakla kalmayıp, yerli ve uluslararası tasarımcı ve markaların mağazalarının şehirdeki belli başlı akslar üzerinde sıralandığı bir perakende merkezi olarak da öne plana çıkması. Yaratıcılığın erozyona uğramadan ticarete dönüşebildiğini gösteren şehir, bu sağlamayı da, yetiştirdiği tasarımcılarının kimliklerine de yansıyan ‘‘kendi kendine yetebilme’’ dürtüsüyle yapıyor.

2019 yılında küresel çapta başlatılan ‘‘Dressed by Antwerp’’ adlı bir kampanya ile güçlü moda kimliğine dair yeni hatırlatma yapan Antwerp, moda dünyasındaki varlığı ve iddiasının altını çizmeye devam ediyor. Şimdiden Belçika ve Hollanda sınırlarındaki havalimanları ve tren istasyonlarına yerleştirilen kampanya, Mayıs ayından itibaren şehir sokaklarında da boy göstermeye başlıyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here