Modada Yeni Bir Gelecek: Burak Çakmak

0

 

Parsons School of Design’ın dekanı Burak Çakmak, moda endüstrisini avcunun içi gibi biliyor. Uzun yıllar Gap, Kering Group ve Swarovski’de sürdürülebilirlik üzerine çalışmalar yürüten Çakmak’la günümüz modasından öteye baktık; modanın geleceğindeki distopik ve ütopik manzaralarla karşılaştık.

Modanın geleceğini nasıl görüyorsunuz? Bundan 20-30 yıl sonrası için zihninizde ütopik mi yoksa distopik sahneler mi canlanıyor?

Günümüzde hızlı moda markaları, üretimi daha da hızlandırmak için tasarımcıyı aradan kaldırmaya çalışıyorlar. Yavaş yavaş tasarımcının olmadığı bir geleceğe doğru yatırım yapan şirketler var. Buna, üretimin otomasyona dayalı olması da ekleniyor. Yani, işçiler de ekarte edilmeye başlanıyor. Diğer yandan, Amazon Fashion’ın yaklaşık altı ay önce yarattığı The Drop adlı alan geliyor aklıma. Amazon, bu alan için sadece influencer’larla çalışıyor ve onların tarzlarına göre iki haftada bir değişen kapsül koleksiyonlar hazırlıyor. Bu koleksiyonlar, 30 saat süresince satışta oluyor. Müşteriler ödemeyi yaptıktan sonra üretim yapılıyor. Bu da bütün sistemin değiştirilmesi anlamına geliyor. Artık ne markanın ne de tasarımcının bir önemi kalmıyor. Tüm bu bahsettiklerim sistemi karıştırıyor, hızlandırıyor ve moda tasarımının anlamını değiştiriyor. Biraz distopik bir başlangıç yaptığımın farkındayım. (Gülüyor.)

Bu yeni denklemde moda tasarımcılarının rolünde ne tür değişiklikler öngörüyorsunuz?

Eskisi gibi, senede birkaç koleksiyon yaparak başarılı olmak artık zorlaşıyor. Bu da tasarımcının rolünün değişmesi gerektiği anlamına geliyor. Her şey sadece kıyafet yaratmaktan ibaret değil. Eski sistemde, bütün bölümler birbirinden ayrıydı, herkes kendi alanında çalışırdı. Fakat artık tasarımcılar iş insanı da olmak durumunda. Markalarının pazarlamasını da yapıyorlar, mağaza açılacağı zaman onun tasarımıyla da ilgileniyorlar.

O halde moda tasarımcılığı alanında daha çarpıcı değişimler de bekleyebiliriz. Parsons’daki eğitimlere nasıl yansıyor bu durum?

Tasarımcının, belki daha önce hiç ilgilenmediği alanlarla da ilgilenerek tasarım yapması gerekiyor artık. Önce defilede gösterilip daha sonra mağazada satılan bir ürün tasarlamasının ötesinde bir durum. Tasarım yaklaşımını her türlü ürüne uygulamak mümkün. Biz öğrencilerimize bunu göstermek için farklı alanlardan profesyoneller le ortak projeler geliştiriyoruz. Mesela iki sene önce NYU Hospital’la ortak bir projemiz oldu. Doktorların giydikleri medikal giysileri yeniden yaratma düşüncesiyle yola çıktık. Bu tür bir alan, moda sisteminin dışında olmasına rağmen tasarımcılar burada gerçekten yaratıcılıklarını kullanabildiler. Tasarımcıların çalıştıkları alanlar genişliyor bir bakıma.

2000 yılında, Gap’te sosyal sorumluluk yöneticisi olarak çalışmaya başladınız. Bu tecrübe size küresel hazır giyim endüstrisi hakkında neler öğretti?

Oradaki görevime başladığımda Gap, yaklaşık elli ülkede, 4000 üreticiyle çalışıyordu. Sistemi, o büyüklükte bir yapının içinde öğrenmek benim açımdan çok iyi oldu. İşleyişi daha başarılı kılabilmek adına her şeyi detaylı olarak incelemem ve anlamam gerekti. Tabii ki birçok sorunla karşı karşıya kaldım. Bu kadar geniş bir üretim ağını idare etmek çok kolay değildi. Gap gibi büyük markalar için hızlı ve ucuz üretmek kolay ama kontrole sahip olmak çok zor. Çünkü üretim yapılan fabrikaların hiçbiri markaya ait değildi. Üstelik fabrikalar devamlı değişiyordu. Bu yüzden pek çok sorun yaşanıyordu. Zaten çalıştığım departman da bunun için kurulmuştu. Gereken yerlerde pek çok değişiklik yapmış olsam da, sorunları tamamen ortadan kaldırmak mümkün değildi.

Gap gibi hızlı moda markalarının tedarik zincirlerinin dünyanın dört bir yanına yayılmış olması pek dillendirilmiyor. Sürdürülebilirliği tartışmaya, tedarik zincirinden başlamamız gerekmiyor mu?

Büyük şirketlerin buna çözüm bulması çok zor çünkü kurdukları sistemdeki kârlılık bu düzene dayalı. Ancak üniversiteden yeni mezun olup da moda sektörüne girmek isteyenler arasında tedarik zincirlerini inceleyerek çözüm üretmeye çalışanlar var. Böylece yeni modeller ortaya çıkıyor.

Ne tür modeller?

Amerika’da neredeyse her perakendeci ve marka, kiralama şirketi kurmaya başladı. Ya kendi ürünlerini kiralamaya elverişli hale getiriyorlar ya da bunu yapan şirketlerle çalışıyorlar. Bu tarz modellerde ürünler tekrar tekrar kullanılabildiği için sürdürülebilirlik sağlanıyor.

Hızlı moda markası tecrübenizin yanı sıra Kering Group’ta çalışarak, aralarında Stella McCartney ve Bottega Veneta’nın bulunduğu markalar için sürdürülebilirlik stratejileri geliştirdiniz. Tasarımcıların değişen rolünü de düşündüğünüzde, günümüzde başarılı olan lüks markaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bugün çok başarılı olan Louis Vuitton ve Gucci’ye baktığımızda, her ikisinin başarısının da kesinlikle ürünle ilgili olmadığını görüyoruz. Önemli olan, müşterileri için yarattıkları deneyim ve pazarlama üzerinden onları markaya bağlamadaki başarıları. Bir başka dikkat çekici nokta da, lüks markaların büyümek için hızlı modanın iş modelini kopyalamaya başlamaları. Bu markalar artık daha sık üretim yapıyorlar. Neredeyse iki haftada bir mağazalarına yeni ürün giriyor. Bunun yanında, pahalı hammadde kullanmaktan da vazgeçiyorlar. Çok sayıda marka, egzotik deri ve kürk kullanımını durdurdu. Tabii bu kararlarını, sürdürülebilirlik olarak konumlandırıyorlar. Eskiden bu malzemeler markaların lüks segmentte olduğunun kanıtıydı. Artık polyester, naylon gibi malzemeler bile kullanabiliyorlar. Bunların üretim maliyetlerinin düşük olması sayesinde daha fazla ürün satabiliyorlar. Ancak tüm bunlar, kendilerini farklılaştırmalarını da zorlaştırıyor.

Evet, Zara olamayacaklarına göre bunun bir sonu yok.

Çok kısa vadeli düşünüyorlar. İlginç olansa, o modeli yaratan Zara ve H&M gibi şirketlerin sürdürülebilirliğe daha yakından bakmaları. Bu konuda en çok sorgulanan iki şirket oldukları için sürdürülebilirliğe çok büyük yatırımlar yapmaya başladılar. Döngüsel ekonomi üzerine çözümler üretmeye çalışıyorlar.

Sizce gerçekten çözüm bulmaya çalışıyorlar mı yoksa tüketicinin gözünü mü boyamak istiyorlar? Aynı miktarda üretim yapmaya devam ediyorlar gibi görünüyor.

Dünya nüfusu azalmıyor, artıyor. Çok sayıda insan da kendilerine yeni ürün almak istiyor. O yüzden, bu sistemi tamamen durdurmak söz konusu değil. Diğer yandan, bu markaların fiyatlarını artırmaları da çok zor. Sonuçta sadece pahalı ürün satılırsa moda, demokratik olmaktan çıkar. Hızlı moda markaları, fazla miktarda üretseler de dünyaya verdikleri zararı aza indirmenin yollarını arıyor. Özellikle kullanılan malzemeler ve atık oranı büyük sorun teşkil ediyor. Bunları çözmek için geri dönüşüme çok büyük yatırım yapılıyor.

Hızlı moda markalarının hacimlerini düşürmek zorunda oldukları noktaya geldik mi?

Bu sorumluluğu tamamen markalara yıkamayız. Sonuçta her şey arz talep meselesi. İnsanlar satın almak istediği sürece, onlar da üretmeye devam edecekler. Müşteri daha fazla almak istemediğini söylemiyorsa, markaya niye bu kadar fazla üretiyorsun diye soramayız.

Ama talebin sabit olmadığına dair emareler var. Hatırlarsanız 2017’de, H&M’in 60 tonluk satılmayan ürünü yakarak imha ettiği ortaya çıkmıştı.

Bu, H&M’in üretimini düzenlemesi gerektiğini gösteriyor. Bundan aldıkları dersle, daha az miktarda üretmek zorunda kalmışlardır zaten. Arz düştüğünde, doğal olarak üretim de düşürülmeli.

Artık iklim krizi evresindeyiz. Moda endüstrisinin, sürdürülebilirlik konusunda adımlar atmak ve eyleme geçmek için geç kaldığını düşünüyor musunuz?

Güçlü bir ses yaratılması zaman alıyor ve hiçbir şey bir gecede değişmiyor. Ben yaklaşık 20 yıl boyunca sürdürülebilirlikle ilgili alanlarda çalıştım. Şu anda, başladığım noktaya göre çok daha farklı bir yerdeyiz. Bundan sonrasının kartopu etkisiyle çok hızlı bir şekilde değişeceğine eminim. Çünkü yeterince çok insan, sorunun büyüklüğünü anladı.

Boston Consulting Group’un kısa süre önce hazırladığı Global Fashion Agenda raporuna göre, moda şirketleri sürdürülebilir çözümleri hayata geçirme konusunda yeteri kadar hızlı hareket etmiyorlar. Birtakım çözüm önerileri sadece kâğıt üzerinde kalıyor olabilir mi?

Büyük şirketlerin hepsi ilk başta risk yönetimi olacak şekilde adımlar atıyorlar. Tabii ki kârlılıklarını düşürmek istemiyorlar. Kurdukları düzenin kötü etkileri varsa ve bu durumu ancak büyük yatırımlarla değiştirmeleri gerekiyorsa, bunu mümkün olduğu kadar yavaştan almaya çalışıyorlar. Kendileri doğru yöne doğru ilerlemediği takdirde bir başka şirket bunu yapacak ne de olsa.  Yeni modeller için yeterince fırsat var çünkü. Hem o fırsatları başkalarının kullanması çok daha kolay. Sıfırdan başladıklarında, sistemlerini doğru şekilde kurmaları da mümkün. Mesela Amerika’da All Birds adlı bir ayakkabı markası var. Kullandıkları malzemeler konusunda şeffaflar, az miktarda ürün üretiyorlar ve tek fiyat politikası uyguluyorlar. Trendlerle alakası olmayan, ulaşılabilir, demokratik ve sürdürülebilir bir marka.

Biyoçözünür tasarımlar yapan bağımsız tasarımcılar ve markalar da var. Uzun vadede bu tür tasarımların yaygınlaşmasını bekliyor musunuz?

Bunların sayısı gittikçe artıyor. Önemli olan, tarzları ve mesajlarının doğru olması. Gerçekten güçlü bir tasarımla insanları heyecanlandırması gerekiyor. Sadece “İklim krizinden ötürü dünyanın sonu geliyor. Yanlış ürün almayın,” demek yetmez. O zaman en doğrusu hiçbir ürünün üretilmemesi olur. (Gülüyor).

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here